Benim hikayem biraz savaş ile ilgili.
Hayal kırıklığı ile ilgili.
Ölümle ilgili.
Ve tüm bu yıkıntı arasında
idealizmi
yeniden keşfetmekle ilgili.
Belki de bunun içinde, 21. yüzyılın
mahvedilmiş, parçalanan
ve tehlikeli dünyası ile başa çıkma konusunda
bir ders vardır.
Ben dolambaçsız anlatımlara inanmam.
A kararı B sonucuna sebebiyet verir,
B, C sonucuna gider şeklinde yazılmış
bir hayat veya tarihe,
bize sunulan ve belki de birbirimizi cesaretlendirdiğimiz
bu basit hikayelere inanmam.
Ben rastgeleliğe inanırım,
buna inanmamın sebeplerinden biri ise
benim diplomat olmamın rastgele olmasıdır.
Ben renk körüyüm.
Doğuştan bir çok rengi göremiyorum.
Çoğu zaman gri ve siyah giymemin sebebi budur,
ve kıyafet seçmek için
eşimi de yanımda götürmek zorundayım.
Çocukken hep bir savaş pilotu olmayı istedim.
Köydeki yazlık evimizin üzerinden
hızla geçen uçakları izlemeyi severdim.
Ve benim çocukluk hayalim bir savaş pilotu olmaktı.
İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde pilot olmak için testler yaptım
ve elbette başarısız oldum.
Yanıp sönen farklı ışıkların hepsini göremedim,
renkleri ayırt edemiyorum.
Bu yüzden başka bir meslek seçmem gerekti,
bu da benim için aslında nispeten kolaydı
çünkü çocukluğum boyunca sabit bir tutkum vardı,
bu da uluslararası ilişkilerdi.
Çocukken,
gazeteyi baştan sona kadar okurdum.
Soğuk Savaş, orta ölçekli nükleer füzeler hakkındaki
INF müzakereleri,
Sovyetler Birliği ve ABD arasında
Angola veya Afganistan'daki
üstünlük savaşı, merakımı cezbediyordu.
Bu şeyler gerçekten ilgimi çekiyordu.
Böylelikle oldukça erken bir yaşta
diplomat olmak istediğime karar verdim.
Ve bir gün bu konuyu aileme açtım -
babam hala bu hikayeyi inkar eder --
"Baba, ben diplomat olmak istiyorum" dedim.
Bana döndü ve dedi ki,
"Carne, diplomat olmak için çok zeki olmak zorundasın."
(Gülüşmeler)
Hedefim kesinleşmişti.
1989 yılında,
Britanya Dışişleri Bakanlığına girdim.
O yıl 5000 kişi diplomat olmak için başvurmuştu,
ve aramızdan 20 kişi başarılı oldu.
Bu sayılar gösteriyor ki,
elit, büyüleyici ve
keyifli bir dünyaya girmiştim.
Diplomat olmak, eskiden ve şimdi olduğu gibi,
inanılmaz bir iş, ve ben bunun her dakikasını sevdim.
Statüsünün tadını çıkardım.
Kendime güzel bir takım aldım, kösele ayakkabılar giydim
ve dünyadaki olaylara
sahip olduğum bu ilginç giriş hakkından zevk aldım.
Gazze Şeridi'ne gittim.
Britanya Dışişleri Bakanlığı'nda
Ortadoğu Barış Süreci birimini yönettim.
Britanya Dışişleri Bakanı'na
konuşma metinleri yazdım.
Yaser Arafat ile görüştüm.
Saddam'ın Birleşmiş Milletler'deki
diplomatları ile müzakereler yaptım.
Daha sonra, Kabil'e gittim
ve Taliban'ın düşüşünün ardından Afganistan'da çalıştım.
Bir C-130 nakliye uçağına
binerdim
ve dağdaki sığınaklarında
mahalli diktatörleri ziyaret ederdim,
ve bu çok tehlikeli olduğundan
İngiliz Kraliyet Deniz Piyadeleri birliğinin de kendilerine eskortluk yapmak zorunda olduğu
Özel Kuvvetler korumalarımla çevrili olarak,
Afganistan'da El-Kaide'yi nasıl ortadan kaldıracağımız konusunda
onlarla görüşürdüm.
Heyecan vericiydi. Eğlenceliydi.
Gerçekten ilginçti.
İnanılmaz derecede birbirlerine bağlı
harika bir insan topluğuydu.
Kariyerimin doruk noktası ise
New York'a gönderildiğim zamandı.
Almanya, Norveç ve çeşitli başka yerlerde
çalışmıştım,
ama Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne
Britanya delegasyonu için çalışmak üzere New York'a gönderildim.
Ve sorumluluğum Ortadoğu oldu
ki bu benim uzmanlık alanımdı.
Orada, Ortadoğu barış süreci,
Lockerbie konusu --
ki isterseniz bunu daha sonra konuşabiliriz --
gibi şeylerle ilgilendim,
ama hepsinden önemlisi, Irak'tan,
onun kitle imha silahlarından,
ve bu silahları bırakmak zorunda kalması için
Irak'a uyguladığımız yaptırımlardan sorumluydum.
Bu konuda
İngiliz başmüzakerecisiydim
ve konuya doymuş durumdaydım.
Her neyse,
bu gezi -- çok heyecan verici bir zamandı.
Yani, çok dramatik bir diplomasiydi.
New York'ta kaldığım süre boyunca
birkaç savaş geçirdik.
11 Eylül'de New York'ta bulunan bizleri
elbette derinden etkilemiş olan
11 Eylül saldırılarını kınayan
12 Eylül 2001 tarihli
Güvenlik Konseyi kararını
ülkem için müzakere ettim.
Bu yüzden, hem acı hem de tatlı
deneyimler yaşadım.
Lüks bir hayat yaşıyordum.
Uzun saatler boyunca çalışsam da,
Union Square'de bir teras katında kalıyordum.
New York şehrinde yalnız bir İngiliz diplomattım;
bunun ne anlama gelebileceğini hayal edebilirsiniz.
(Gülüşmeler)
Güzel zamanlar geçirdim.
Ama 2002 yılında,
gezi sona erdiğinde,
beni Londra'da bekleyen işe
geri dönmeyeceğime karar verdim.
Bruce'taki New School'da çalışmak üzere
ücretsiz izin almaya karar verdim.
Gelişmemiş, anlamsız bir şekilde,
işimle ilgili, kendimle ilgili bazı şeylerin
yolunda gitmediğini fark ettim.
Yorulmuştum,
ve açıklayamadığım bir şekilde
hayal kırıklığı içindeydim.
İşten biraz vakit ayırmaya karar verdim.
Dışişleri Ofisi çok cömertti.
Onların ücretsiz izin dediği bu özel izni alabilir
ve aslında hiçbir iş yapmadan, diplomatik servisin bir parçası olarak kalabilirdim.
Memnundum.
Ve sonunda,
o zamanlar Birleşmiş Milletler idaresinde olan
Kosova'daki B.M.'e geçici görevli olarak görevlendirilmeye karar verdim.
Kosova'da iki şey oldu,
ki bunlar yine
hayatın rastgeleliğini gösterir türdendi
çünkü bunlar
hayatımın iki dönüş noktası oldu
ve bir sonraki aşamaya geçmemde bana yardım etti.
Fakat bunlar rastgele şeylerdi.
Bir tanesi, 2004 yazında
İngiliz hükümetinin, biraz isteksizce,
çok sınırlı bir konu olan
Irak Savaşı'na girme konusunda
kitle imha silahlarına ilişkin istihbaratın kullanılması amacıyla
resmi bir soruşturma yapılmasına karar verdi.
Gizlilik içindeki bu soruşturmaya tanıklık ettim.
Irak ve kitle imha silahları istihbaratına
daldım
ve benim verdiğim tanıklık üç şey gösteriyordu:
Devletin istihbaratı abarttığı
ki bu da okuduğum her yıla yansımıştı.
Ve aslında, bizim kendi içimizde yaptığımız değerlendirmeye göre
Irak'ın kitle imha silahları
bize bir tehtit oluşturmadığı gibi komşularına da bir tehlike oluşturmuyordu.
İkinci olarak, hükumetin savaşa alternatif olabilecek seçenekleri görmezden geldiği
ki bazı açılardan
bu hala yüzkızartıcı bir şey.
Üçüncü nedeni söylemeyeceğim.
Her neyse, bu uzman raporunu verince
ben de kendi krizimi bulmuştum.
Ne yapmalıydım?
Bu rapor, bana sorarsanız, bir temele dayanmadan savaşa girmiş
meslektaşlarımı ve bakanlarımı
çok ağır eleştiriyordu.
Böylece ben de bir krizin içindeydim.
Ve bu çok da iyi bir şey değildi.
Bunun hakkında şikayet ettim, tereddüt ettim
zavallı karıma uzun uzun dert yandım
ve sonunda Dışişleri Bakanlığı'ndan istifa etmeye karar verdim.
Al Pacino'nun ''The Insider'' filmini belki bilirsiniz, filmin bir sahnesinde,
tütüncü adam konusunda onun güvenini sarsmalarından sonra
CBS'e geri döner ve der ki
''Biliyor musunuz, artık bunu yapamam. Bir şeyler bozuldu.''
Benim için de aynıydı. O filmi çok seviyorum.
Sanki bir şeyler bozulmuş gibi hissettim.
Artık kendi dışişleri bakanımla
veya başbakanımızla karşılıklı oturup
yüzümde bir gülümsemeyle onlara ne isterseler yapacağımı söyleyemezdim.
Böylece uzun bir mesafe koşarak
bir uçurumdan atladım.
Bu çok rahatsız eden ve nahoş bir histi.
Ve düşmeye başladım.
Bugüne kadar da düşüş henüz durmuş değil.
Hala daha düşüyorum.
Ama bir nevi bu hisse alıştım.
Ve bir anlamda, uçurumun başında durmaktan
ve ne yapacağını düşünmekten
çok daha iyi bir
his veriyor.
Kosova'da olan ikinci şey ise,
pardon hemen bir yudum su içmem gerek affedersiniz.
Kosova'da olan ikinci şey ise,
bana ''hayatımla ne yapacağım?''
sorusuna veremediğim cevabı
benim için cevapladı.
Diplomasiyi seviyorum.
Kariyerim yok.
Bütün hayatım boyunca diplomat olmayı, ülkeme hizmet etmeyi umdum.
Konsolos olmak istedim,
ve akıl hocalarım, kahramanlarım,
mesleğimin en üst rütbesine erişen insanlardı,
ve ben bunları hep bir kenara itiyordum.
Çoğu arkadaşlarım hala Dışişlerindeydi.
Benim emekli maaşım da dahil.
Ve ben vazgeçtim.
Ne yapacaktım?
O yıl, Kosova'da
benim de şahit olduğum kötü ve korkunç bir şey yaşandı.
2004 Mart ayında, tüm Kosova bölgesinde
dehşet verici isyanlar vardı.
18 kişi öldürülmüştü.
Tam bir anarşiydi.
Ve anarşiyi görmek korkunç bir şeydir,
polis ve askeriyenin --
pek çok askeri birlik vardı --
sokaktan gelen bu öfkeli kalabalığı
durduramıyor olduğunu bilmek.
Ve sokaktan gelen bu öfkeli kalabalığı durdurmanın tek yolu
onların buna karar vermesiyle
ve onlar yeterince yakıp yıktıklarını düşündükten sonra olur.
Bu da görülmesi çok hoş bir şey değil, ve ben bunu gördüm.
Bunu yaşadım. O öfkeli kalabalıkları atlattım.
Arnavut arkadaşlarımla birlikte bunu durdurmaya çalıştık ama başaramadık.
Bu isyan bana bir şey öğretti,
hemen belli olmayan ve biraz da karışık bir hikaye bu.
Ama bu isyanın gerçekleşme sebeplerinden biri --
günlerce süren bu isyanların --
Kosova halkının
kendi geleceklerinden mahrum edilmiş olmalarıydı.
Kosova'nın geleceği hakkında diplomatik müzakereler
yapılıyordu o zamanlar
ve bırakın Kosova halkını, Kosova hükümeti de
bu görüşmelere
gerçekten katılamıyordu.
Fazla karmaşık bir diplomatik sistem ve
Kosova'nın geleceği hakkında bir müzakere süreci vardı
ve Kosovalılar bunun bir parçası değildi.
İlginç bir şekilde, bundan memnun değillerdi.
O isyanlar, bu memnuniyetsizliğin zuhur edişinin bir parçasıydı.
Tek sebebi değildi,
ve hayat basit, tek sebepli bir anlatım değildir.
Karmaşık bir şeydi,
ben de olduğundan daha basitmiş gibi davranmak istemiyorum.
Ama bu sebeplerinden biriydi.
Ve bu bana ilham verdi --
ya da daha açık olmak gerekirse,
eşime ilham verdi.
"Neden Kosovalılara tavsiye vermiyorsun?" dedi.
"Neden hükumetlerine diplomasileri hakkında tavsiye vermiyorsun?"
Kosovalılara diplomatik hizmet izni verilmiyordu.
Diplomat olmalarına olanak verilmiyordu.
Kosova'nın Son Statü Süreci olarak bilinen
bu son derece karmaşık sürece yardımcı olabilecek
bir Dışişleri Bakanlığı kurma izni verilmiyordu.
Yani fikir buydu.
Bağımsız Diplomat olarak vücut bulan şeyin kaynağı buydu,
kar amacı gütmeyen ve dünyanın ilk diplomatik
tavsiye grubu böyle başladı.
Kosova'daki BM'yle geçirdiğim zamandan sonra
Londra'ya döndüğüm zaman başladı.
Döndüm ve Kosova başbakanıyla bir akşam yemeği yedim ve ona
"Bakın, gelip size diplomasi hakkında tavsiyede bulunmayı teklif ediyorum," dedim,
"Ben bunu biliyorum. Bu işi yapıyorum. Neden gelip size yardım etmeyeyim?"
Rakı bardağını kaldırıp bana dedi ki,
"Evet, Carne. Gel."
Böylece Kosova'ya gidip
Kosova hükumetine tavsiyelerde bulundum.
Bağımsız Diplomat, birbiri ardına üç Kosova başbakanına ve
Kosova'nın pek çok partiden oluşan anlaşma takımına tavsiye verdi.
Ve Kosova bağımsız oldu.
Bağımsız Diplomat, şimdi
dünya çapında beş diplomatik merkezde kurulu
ve yedi-sekiz değişik ülkeye
ya da siyasi gruba
- onları nasıl tanımlıyorsanız, onlara - tavsiyede bulunuyor.
ben tanımlara pek önem vermem.
Kuzey Kıbrıslılara adalarını nasıl tekrar birleştireceklerine dair tavsiye veriyoruz.
Burmalı muhaliflere,
- ilk burada duydunuz -
önümüzdeki birkaç yıl içinde yeni bir ülke olacak
Güney Sudan hükumetine tavsiye veriyoruz.
Fas istilası tarafından
34 yıllık mahrum bırakılmadan sonra
ülkelerini geri almaya çalışan
Batı Sahra'daki Polisario Cephesi'ne tavsiye veriyoruz.
Kopenhag'da neticelenmesi planlanan iklim değişikliği görüşmelerinde
çeşitli ada devletlerine
tavsiye veriyoruz.
Burada da biraz rastgelelik var
çünkü, Bağımsız Diplomat'ı kurduğum zamanlarda
Lordlar Kamarası'nda bir partiye gittim,
ki çok gülünç bir yerdir,
içkimi şöyle tutuyordum ve arkamda duran
bir adama çarptım.
Konuşmaya başladık ve dedi ki --
Ona ne yaptığımı söyledim,
ve çok mühim bir şeymişçesine
New York'ta Bağımsız Diplomat'ı kuracağımı söyledim.
O anda orada sadece ben vardım,
karım ve ben New York'a geri taşınıyorduk.
"Neden New York'taki meslektaşlarımla görüşmüyorsun?" dedi
ve ortaya çıktı ki
büyük bir ihtimalle hiç duymadığınız ?What If! adında
bir teknoloji geliştirme şirketinde çalışıyordu
Olaylar gelişti ve
New York'taki ?What If!'te
bir masa sahibi oldum
Bağımsız Diplomat'ı başlattığım sıralarda.
?What If!'i Wrigley için
yeni sakız tatları veya
Coca Cola için yeni tatlar
geliştirirken izlemek,
Kosovalılar ve Batı Sahra'daki Sahraviler için
yeni stratejiler geliştirmeme yardımcı oldu.
Farkına varmaya başladım ki diplomasi yapmanın farklı yolları vardı
ve diplomasi, ticaret gibi,
sorun çözme işiydi
ve geliştirme, yenilik gibi kelimeler, hala diplomasi terimleri arasında yer almıyor;
hep "toplam sıfır" stratejileri, realpolitik,
ve nesillerdir var olan ve işleri hep yapmış olduğu gibi
yapmaya devam eden ezeli kurumlar var.
Bağımsız Diplomat, bugün,
?What If!'te öğrendiğim şeyleri entegre etmeye çalışıyor.
Hepimiz ofiste oturup bir ucundan diğer ucuna birbirimize bağırıyoruz.
Küçük dizüstü bilgisayarlarla çalışıp düşünme biçimimizi değiştirmek için masalarımızın yerini değiştiriyoruz.
Uğraştığımız ülkelerle
ilgili bir şey bilmeyen ama müvekkillerimiz adına
çözmeye çalıştığımız sorunlar hakkında
yeni bir bakış açısı getirebilecek
başka şeylerden anlayan
deneyimsiz uzmanlarla çalışıyoruz.
Kolay değil, çünkü müşterilerimiz, tanımı itibariyle,
diplomatik olarak zor zamanlar geçiriyorlar.
Bilemiyorum,
bundan çıkarılacak dersler var
- kişisel ve siyasi -
ve bir anlamda, bunlar aynı şey.
Kişisel olan,
bir uçurumdan düşmenin
aslında iyi bir şey olduğu, ve ben bunu tavsiye ediyorum.
En az hayatınızda bir kere yapmanız gereken bir şey,
her şeyi yıkıp atlamak.
İkincisi şey, günümüz dünyası hakkında daha büyük bir ders.
Bağımsız Diplomat, giderek bölünen bir dünyada
giderek öne çıkan ve belirginleşen
bir trendin parçası.
Devletler eskiden olduğundan daha az anlam taşıyor
ve devletin gücü giderek azalıyor.
Bu, başka şeyler giderek güçleniyor demektir.
Bu diğer şeyler, devlet-dışı aktörler olarak adlandırılmakta.
Şirketler, mafyöz örgütler,
iyi sivil toplum kuruluşları
ya da herhangi bir şey
olabilirler.
Daha karmaşık ve daha bölünmüş bir dünyada yaşıyoruz.
Eğer hükumetler,
dünyadaki bizi etkileyen
sorunları gidermede daha az etkiliyse,
o zaman artık bu sorunlarla kim ilgilenecek,
bu sorunlarla ilgilenme sorumluluğu kime ait olacak?
Biz.
Eğer onlar yapamıyorsa, bununla uğraşacak kim kalıyor geriye?
Bu gerçeği kabullenmek dışında bir şansımız yok.
Bu, şu anlama geliyor:
uluslararası ilişkiler, küresel olaylar,
Somali'deki kaos ortamı ya da Burma'da
olup bitenler sizi ilgilendirmiyor
demek ve bunları halletmeyi hükumetlere bırakmalıyız demek
artık yeterli değil.
Aranızdan herhangi birinizi
küçük dünya hipotezi aracılığıyla
Somali'deki El-Şebab örgütüne bağlayabilirim.
Nasıl olduğunu daha sonra sorun, özellikle - ilginç bir şekilde - balık yiyorsanız,
ama bağlantı burada duruyor.
Hepimiz çok yakından bağlıyız.
Bu sadece Tom Friedman değil,
vaka, üstüne vaka, üstüne vaka tarafından kanıtlanıyor.
Bu, siyasilerinizden istemek yerine, bir şeyleri gerçekleştirebilmek için
kendinize bakmanız gerektiği anlamına geliyor.
Bağımsız Diplomat geniş bir anlamda
bunun bir örneği gibi.
Düzgün örnekler yok, ama şu bir örnek olabilir:
dünyanın değişme şekli
eskiden çalıştığım yer olan BM Güvenlik Konseyi'nde
vücut buluyor.
BM 1945 yılında kuruldu.
Bildirgesi, devletler arası,
devletler arasındaki çatışmaları engellemek
üzerine tasarlanmış.
Bugün, BM Güvenlik Konseyi
ajandasının yüzde 80'i,
devletler arasi anlasmazliklar,
gerillalar, ayrılıkçılar,
teröristler, öyle adlandırmak isterseniz,
hükumet, devlet olarak adlandırmadığımız
herkesi içeren devletten bağımsız taraflar.
Dünyanın durumu, bugün böyle.
Bunu fark ettiğimde,
Güvenlik Konseyi'nde yaşadıklarım ve
Kosovalıların başına gelene baktığımda
ve sık sık,
bizim Güvenlik Konseyi'nde yaptığımız şeylerden
en dolaysız olarak etkilenen insanların
aslında orada olmadığını, aslında Güvenlik Konseyi'ne
fikirlerini sunmak için davet edilmediklerini fark ediyorum.
Bu yanlış, dedim kendi kendime.
Bunun hakkında bir şey yapmak gerekiyor.
Geleneksel bir yöntemle başladım.
Ben ve Bağımsız Diplomat'taki çalışma arkadaşlarım,
Güvenlik Konseyi'nin etrafından dolandık.
Yaklaşık 70 BM üyesi devlete -
Kazaklar, Etiyopyalılar, İsrailliler -
kimi düşünüyorsanız, onlara gittik -
Genel Sekreter, hepsi
ve dedik ki: "Bu tamamen yanlış.
Gerçekten bundan etkilenen insanlara danışmamanız çok kötü.
Kosovalıları size gelip ne düşündüklerini
söyleyecekleri bir sistem
kurmanız gerekiyor.
Bu bana - onlara neler düşündüğünüzü söylemenize olanak tanıyacak.
Çok iyi olacak. İletişimde bulunabilirsiniz.
Bu insanların görüşlerini kendi kararlarınızla birleştirebilirsiniz,
bu da kararlarınız daha etkili ve kalıcı olacak anlamına geliyor."
Süper mantıklı derdiniz.
Yani, son derece mantıklı. O kadar bariz ki, herhangi biri yapabilirdi.
Ve tabii ki, herkes anladı. Herkes "Evet, tabii ki, tamamen haklısınız.
Geri gelin,
belki altı ay sonra." dedi.
Tabii ki, hiçbir şey olmadı. Kimse bir şey yapmadı.
Güvenlik Konseyi, X sayıda yıl kadar önce,
benim orada olduğum 10 yıl önce olduğu gibi
şimdi de aynı şekilde
işlerini yürütüyordu.
Temelde başarısızlık olarak
adlandırılabilecek bu gözleme baktık
ve bunun için ne yapabileceğimizi düşündük.
Düşündüm ki, hayatımın geri kalanını
bu perişan hükumetler adına
yapılmasını gerekeni yapmak için
lobi yaparak geçireceksem, mahvolmuştum.
Yani yapacağımız şey,
aslında bu toplantıları kendimiz düzenlemek.
Şimdi, Bağımsız Diplomat,
BM Güvenlik Konseyi ve
Güvenlik Konseyi'nin ajandasında bulunan
anlaşmazlıklara taraf olan gruplar
arasında toplantılar düzenleme aşamasında.
Yani Darfurlu başkaldıran grupları,
Kuzey ve Güney Kıbrıslıları,
Açeli başkaldıranları
ve dünyanın her yanındaki
kaotik anlaşmazlıkları içeren
fazlasıyla uzun listeyi bir araya getireceğiz.
Tarafları New York'a getirmeye çalışacağız
sessiz bir odada oturup
basının olmadığı özel bir yerde
gerçekten ne istediklerini
BM Güvenlik Konseyi'ne anlatabilecekler
ve Güvenlik Konseyi üyelerini de
onlardan ne istediğini açıklayabilecek.
Yani daha önce hiç olmamış olan
bir iletişim var.
Tabii ki, bunları tarif ettikten sonra,
siyasetten anlayan her biriniz bunun son derece zor olduğunu düşünecek
ve size tamamen katılıyorum.
Başarısız olma ihtimali oldukça yüksek,
ama biz gerçekleştirmeye çalışmazsak
hiçbir şekilde gerçekleşmeyecek.
Diplomat olduğum zamanlardan bugüne
siyasi aktivitelerim kökten değişti,
ve önemli olanın sonuç olduğunu düşünüyorum,
süreç değil, teknoloji değil, açıkçası ikisi de değil.
Hala Ahmedinejad'ın hüküm sürdüğü Tahran'da,
şu an siyasi nedenlerle hapishanede bulunan, Twitter kullanan
ve İran'daki gösterilere katılmış herkese
teknolojiyi kullanmalarını öğütleyin.
Teknoloji, İran'a siyasi bir değişim getirmedi.
Sonuçlara bakmalı ve kendinize şunu sormalısınız:
"Bu belirli sonucu oluşturmak için ne yapabilirim?"
21. yüzyılın siyaseti böyle.
Ve bir açıdan, Bağımsız Diplomat
hepimizin yaşadığı
bu parçalanmayı, bu değişimi somutlaştırıyor.
Benim hikayem bu. Teşekkür ederim.