Chris'in de belirttiği gibi, ben insan beyninin işlevi ve yapısı üzerine çalışıyorum ve sizden birkaç dakikalığına bunu düşünmenizi istiyorum. Önümüzde pelte gibi bir kütle var yaklaşık 1,5 kg'lık iki avucuna sığabilecek bir pelte ve o pelte yıldızlar arası mesafeyi düşünebilir, sonsuzluğun anlamını düşünebilir ve kendisinin sonsuzluğun anlamını nasıl düşündüğünü düşünebilir. Ben, özfarkındalık dediğimiz bu tuhaf yinelenen özelliğin nörolojinin "Kutsal Kasesi" olduğunu düşünüyorum (İsa'nın son yemeğini Kutsal Kaseden yediğine inanılır) ve bir gün bu farkındalığın nasıl oluştuğunu anlayacağımızı umuyorum. Peki, bu gizemli organı nasıl araştırırsınız? Yani, yüz milyar sinir hücreniz var, birbiriyle etkileşen minik protoplazma demetçikleri ve bu etkileşimden geniş bir yelpazede beceriler ortaya çıkıyor ki, biz buna insan doğası ve bilinç diyoruz. Peki bu nasıl oluyor? İnsan beyninin işlevlerini anlayabilmek için çeşitli çalışma metodları var. Metodlardan ilki, bizim de en çok kullandığımız olan, beyninin küçük bir bölgesinde kalıcı hasar olan hastaları incelemektir. Beyninin küçük bir bölgesinde genetik bir değişiklik olmuştur. Ortaya çıkan şey tüm zihinsel kapasitenizin tamamen yok olması değil; bir çeşit körleşmiş bir idrak yeteneğidir. Elimizde yitirilmiş belirli bir işlev var ama diğer işlevler tamamen korunmuş durumda. Bu durum şu yargıya varma güvenini veriyor: "Beynin bu bölgesi şu işlevin oluşmasında etkilidir." Böylelikle beynin işlevlerini haritalayabilirsiniz ve sonrasında bağlantıların bahsi geçen işlevin oluşumunda nasıl bir etkisinin olduğunu bulursunuz. Bizim yapmaya çalıştığımız da budur. Peki, size bunla ilgili birkaç çarpıcı örnek vereyim. Aslında size konuşmam süresince altışar dakikalık üç örnek vereceğim. İlk örnek olağandışı bir sendrom olan "Capgras sendromu". Şu ilk slayta bakarsanız, şunlar temporal loblar, frontal loblar, parietal loblar beyni oluşturan loblar. Eğer temporal loblardan iç kısma doğru bakabilseydiniz şu an göremiyorsunuz orada "fusiform gyrus" denen bir küçük bir yapı var. Bu bölgeye beyindeki yüz bölgesi deniyor çünkü burası hasar gördüğü zaman insanların yüzlerini tanıyamıyorsunuz. Seslerinden hala tanıyabiliyorsunuz "tabi ya bu Joe" diyebiliyorsunuz, ama yüzlerine bakarak kim olduklarını bilemiyorsunuz. Hatta aynada kendinizi bile tanıyamıyorsunuz. Elbette aynadakinin kendiniz olduğunu biliyorsunuz çünkü siz göz kırpınca o da göz kırpıyor ve karşınızda ayna olduğunun farkındasınız fakat kendinizi, kendiniz olarak tanıyamıyorsunuz. Şimdi bu sendromun "fusiform cyrus" adlı yapının hasarıyla oluştuğu biliniyor. Fakat çok seyrek görülen bir sendrom daha var, o kadar seyrek ki çok az doktor adını duymuştur, nörologlar bile değil. Bu sendroma "Capgras Yanılsaması" deniyor ve bunda ise hasta diğer her yönden gayet normal bir kafa yaralanması olmuş, komadan çıkmış, diğer herşeyi normal, annesine baktığı zaman diyor ki: "Bu kadın tıpkı anneme benziyor, ama bu sahtesi-- annemin kılığına girmiş başka bir kadın." Peki, bu neden oluyor? Niye birisi -- tabi bu kişi diğer her şeyiyle son derece normal, aklı başında ancak annesini görünce yanılgı devreye giriyor ve annesi olmadığını söylüyor. Bunun, psikiyatri kitaplarında bulabileceğiniz en genel açıklaması Freudyen görüştür. Buna göre bu adam aynı durum kadınlara da uyarlanmış bu arada ama ben erkeklerinkini anlatacağım. Küçük bir bebekken, yeni bebek, anneye karşı güçlü bir cinsel istek duyulur. Buna Freud'un 'Oedipus Argümanı' da deniyor. Buna inanıyorum demiyorum, ama bu standart Freudyen yaklaşım. Sonradan büyüdükçe korteks gelişir ve anneye yönelik bu gizli cinsel dürtüyü engeller. Tanrıya şükürler olsun, yoksa annemizi her gördüğümüzde cinsel yönden uyarılırdık. Ve sonrasında olan ise kortekse hasar veren, bu gizli cinsel dürtüleri serbest bırakan, su üstüne çıkaran bir darbe ve aniden açıklanamaz bir şekilde kendini annene karşı cinsel istek duyarken buluyorsun. Diyorsun ki, "Aman tanrım, eğer bu benim annemse, nasıl olur da ben cinsel olarak uyarılırım? Bu başka bir kadın. Sahte birisi." Bu açıklama, hasarlı beynine göre tek anlamlı açıklama. Bu açıklama bana hiçbir zaman mantıklı gelmedi. Kesinlikle çok dahice, aynı diğer Freudyen yaklaşımlar gibi -- (Gülüşmeler) ama pek birşey ifade etmedi çünkü benim aynı yanılsama durumunu fino köpeğine karşı duyan hastam da oldu. (Gülüşmeler) Diyordu ki : "Doktor bu Fifi değil, tıpkı Fifi'ye benziyor ama bu başka bir köpek." Değil mi? Şimdi, Freudyen açıklamayı burada kullanmaya çalışıyorsun. (Gülüşmeler) Tüm insanlarda bulunan gizli hayvansılıktan bahsediyorsun, ya da benzeri birşey ki, kesinlikle çok saçma olur. Peki, gerçekten olan şey ne? Bu ilginç rahatsızlığı açıklamak için, beyindeki görme bölgelerinin yapılarına ve işlevlerine bakıyoruz. Normalde görsel sinyaller göz içerisine gelir ve beynin görme bölgelerine giderler. Aslında beynin arka tarafında sırf görme ile ilgili 30 tane bölge var. Tüm bunların işlenmesinden sonra mesaj beyindeki 'fusiform gyrus' denen yüzleri tanıdığımız bölgeye gider. Orda yüzlere hassas olan nöronlar var. O bölgeye beynin yüz bölgesi denilebilir, değil mi? Daha önce bahsetmiştim. O bölge hasar görünce yüzleri tanıma kabiliyetini kaybediyorsunuz, değil mi? Ama mesaj bu bölgeden limbik sistemdeki amigdala denen yapıya akıyor beynin duygu merkezine ve bu amigdala denen yapı baktığın şeyin duygusal değerini ölçüyor. Bir av mı? Bir düşman mı? Bir dost mu? Ya da tamamen saçma birşey mi, toz yumağı gibi ya da bir parça tebeşir ya da --bunu göstermek istemiyorum ama-- ayakkabı veya ona benzer birşey işte. Tamamen görmezden gelebileceğiniz şeyler. Eğer amigdala heyecanlanırsa ki bu önemli birşeydir, mesaj otonom sinir sistemine aktarılır. Kalbiniz daha hızlı atmaya başlar, ortaya çıkaracağın sıcaklığı yok etmek için terlemeye başlarsın -- kas hareketinden çıkacak olan sıcaklık. İyi ki bu var çünkü avuç içine iki elektrot koyarak deride terleme sonucu oluşan direnç değişikliğini ölçebiliriz. Böylelikle bir nesneye baktığınız zaman heyecanlandığınızı veya uyarıldığınızı anlayabilirim. Bir dakika içinde o noktaya geleceğim. Benim fikrim ise, bu adam bir nesneye baktığında, görüntü, görme bölgelerine gider, fusiform gyrus bölgesinde işlenir ve onun bezelye mi masa mı yoksa annen mi olduğunu anlarsın. Sonra mesaj amigdalaya ardından ise otonom sinir sistemine gider. Ama belki bu hastada amigdaladan limbik sisteme -yani duygusal merkeze- giden bağlantı kazadan dolayı kopmuştur. Ama fusiform bozulmadığı için adam annesini tanıyabiliyor ve diyor ki "bu kadın tıpkı anneme benziyor." Ama duygu merkezine giden bağlantı koptuğu için "Eğer annemse nasıl olur da bi sıcaklık hissetmem?" veya dehşet, duruma göre değişir tabi. Gülüşmeler) Böylece kişi der ki: "Bu anlaşılmaz duygu eksikliği durumuyla nasıl başa çıkarım?" "Bu kadın annem değil, annemmiş gibi görünen yabancı bir kadın." Peki bunu nasıl test edeceğiz? Yapılan şey şu, eğer herhangi birinizi alsam ve bir ekranın önüne oturtsam, galvanik deri tepkinizi ölçsem ve size ekrandan resimler göstersem bir nesneyi gördüğünüz zaman ne kadar terlediğinizi ölçebilirim. Masa ya da şemsiye gibi şeylere tabii ki terlemezsiniz. Ama eğer bir aslan, kaplan veya manken resmi gösterirsem terlersiniz. İster inanın ister inanmayın eğer annenizin resmini gösterirsem -normal insanlardan bahsediyorum- terlersiniz. Musevi olmanıza bile gerek yok. (Gülüşmeler) Peki, bu hastaya gösterirsek ne olur? Hastayı alın ve ekranda resimler gösterin ve galvanik deri tepkisini ölçün. Masa, sandalye ya da toz yumağında hiç birşey yok, normal insanlardaki gibi, ama annesinin resmini gösterince galvanik deri tepkisi düz. Annesine karşı hiçbir duygusal tepki yok çünkü görme bölümlerinden duygusal bölümlere giden bağlantı kopmuş. Görüşü normal çünkü görme alanları normal, duyguları normal, gülüyor, ağlıyor vesaire ama görme ile duygusal bölümler kopuk olduğundan annesinin sahte olduğu yanılgısı var. Bu, bizim çalışmalarımızla ilgili şahane bir örnek, tuhaf, anlaşılmaz görünen nöro-psikiyatrik bir vakayı ele alıyoruz ve diyoruz ki standart Freudyen görüş yanlış, beynin nörolojik yapısını bilerek tam bir açıklamaya ulaşılabilir. Bu arada eğer bu hastayı annesi bitişik odadan arasa, telefon etse telefonu alıp diyor ki "Anneciğim! Nasılsın? Nerelerdesin?" Telefonda herhangi bir yanılsama yok. Ama bir saat sonra gelse "Sen de kimsin? Aynı anneme benziyorsun." diyor. Sebep şu ki işitme merkezinden duygu merkezine giden farklı bir yol var ve bu yol kazada kopmamış. Bu durum, telefonda annesini duyunca sorun olmamasını açıklıyor. Gördüğünde ise sahte olduğunu söylüyor. Peki, beyindeki bu karmaşık devre nasıl kurulmuş? Doğa mı, genler mi, yoksa yetişmeyle mi ilgili? Bu soruna, başka bir garip sendrom olan 'hayalet uzuv' sendromu üzerine düşünerek yaklaşalım. Hepiniz hayalet uzvun ne olduğunu biliyorsunuz. Bir kol veya bacak kesildiği zaman, kangrenden mesela ya da savaşta kaybedilince, Irak savaşı mesela şu sıralar ciddi bir problem -- kişi kaybettiği kolun varlığını hissetmeye devam ediyor buna hayalet kol veya hayalet bacak diyoruz. Aslında vücudunuzun her parçasından hayalet olabilir. İster inanın ister inanmayın, iç organlarımızla bile. Rahmi alınmış hastam vardı -histerektomi- hayalet rahmi vardı, her ayın belirli zamanlarında adet sancıları oluyordu. Hatta bir gün bir öğrenci bana şunu sordu: "Hayali adet öncesi gerginlikleri de olur mu?" (Gülüşmeler) Bilimsel araştırma için uygun bir konu ama henüz o konuya girişmedik. Peki, şimdi sıradaki soru şu: Deney yaparak hayalet uzuvlar hakkında ne öğrenebilirsiniz? Öğrendiğimiz şeylerden birisi, hayalet uzvu olan hastaların yarısı hayali organı oynatabildiklerini iddia ediyor. Kardeşinin sırtına vuruyor, telefon çalınca cevap veriyor, el sallayarak güle güle diyor. Bunlar çok sürükleyici hisler. Hasta kendini kandırmıyor. Kolun orda olmadığının farkında, ama yine de bu hissetme deneyimi hasta için sürükleyici. Fakat hastaların yarıya yakınında bu olmuyor. Hayalet uzuv -- diyorlar ki "Doktor hayali kol paralize oldu. Sıkışık bir halde ve kramplı, dayanılmaz acı veriyor. Bir oynatabilseydim belki acı giderdi." Şimdi, niye hayalet bir kol felçli olsunki? Kulağa çok tezat geliyor. Ama vakalara baktığımız zaman şunu gördük; felçli hayalet uzvu olan hastalarda gerçek kol sinir hasarından ötürü felç olmuş ve kolu destekleyen gerçek sinir motosiklet kazasında kopmuş. Hastanın çok ağrılı bir kolu varmış, bir iki ay veya yıl alçıda asılı kalmış ve sonrasında koldaki ağrıdan kurtulmak için cerrah kolu kesmiş. Bu kez hastanın aynı ağrıları olan hayalet bir kolu olmuş. Bu, ciddi bir klinik problem. Hastalar depresyona giriyor, bazıları intihara sürükleniyor. Peki, bu sendromu nasıl iyileştireceğiz? Niye felçli bir hayalet kolunuz olur? Vakalara baktığımda gördüm ki gerçek kolları vardı, kolu destekleyen sinirler kesilmişti, gerçek kol felç olmuştu ve kesilmesinden birkaç ay öncesinde kol alçıda asılı kalmıştı sonra bu ağrı hayalet kola aktarılmıştı. Niye böyle birşey olur? Kol kesilmemişken ama felçliyken, beyin yani beynimizin ön kısmı kola mesaj iletiyor "kımılda" ama görsel olarak "hayır" geri dönüşünü alıyor. Kımılda! Hayır! Kımılda! Hayır! Kımılda! Hayır! Ve bu durum beynin ağında karmaşa yapıyor buna öğrenilmiş felç deniyor. Beyin, Hebb'in öğrenme kuralında belirttiği ilkelere bağlı olarak öğrenir. Kolu kıpırdatmak için yollanan komut felçli kol hissi oluşturuyor sonrasında kol kesildiğinde bu öğrenilmiş felçlilik durumu beden algınıza taşınıyor ve tabi hayalete de. Peki, bu hastalara nasıl yardım edeceğiz? Öğrenilmiş felci nasıl unutturacağız ki hayalet kolun dayanılmaz kilitlenmiş krampını iyileştirebilelim? Dedik ki, hayalete bir komut versek ama komuta uyduğunu gösteren görsel geribildirim verirsek ne olur? Belki hayali ağrıyı yatıştırabiliriz, yani hayali krampı. Bunu nasıl yapacağız peki? Sanal gerçeklikle tabi. Ama milyon dolarlara mal olur. Ben de üç dolarla bu işi halletmenin bir yolunu buldum ama sakın fon sağlayıcılarıma söylemeyin. (Gülüşmeler) Yaptığım şey "ayna kutusu" dediğim bir şey icat etmek oldu. Bir karton kolinin ortasına ayna koyuyoruz, sonra hayalet kolu içine koyuyoruz. Sonra ilk hastam olan Derek geldi. On yıl önce kolu kesilmişti. Kol yaralanması geçirmiş, bu yüzden sinirler kopmuş ve kol felç olmuştu, bir yıl askıda kaldıktan sonra kol kesilmişti. Hayalet bir kolu vardı, dayanılmaz acıları vardı ve kımıldatamıyordu. Felç olmuş bir hayalet kol. Geldi, ona kutu içerisinde bir ayna verdim, "ayna kutusu" dediğim bir kutu. Hasta, hayalet olan, sıkışmış kramplı sol kolunu aynanın sol tarafına koyuyor normal olan sağ kolunu da sağ tarafa koyuyor aynı o sıkışık duruşu gerçekleştiriyor ve aynanın içine bakıyor, ne yaşıyor peki? Hayaletin yeniden canlandığına bakıyor çünkü normal kolun yansımasını görüyor ve hayalet kolunun yeniden canlandığını görüyor. Dedim ki: "Şimdi hayaleti oynat -- veya gerçek parmaklarını aynaya bakarken kıpırdat." Hayalet kolunun oynadığına dair görsel bir izlenim edinecek. Bu zaten belli ama asıl şaşırtıcı olan şey, hasta diyor ki: "Aman tanrım hayalet kolum tekrar oynuyor, ve de ağrı, kramp yok oldu." Hatırlayın, bu gelen ilk hastam -- (Alkışlar) Teşekkür ederim. (Alkışlar) İlk hastam geldi ve aynaya baktı dedim ki: "Hayalet kolunun yansımasına bak." Kıkırdamaya başladı, "Hayalet kolumu görebiliyorum." dedi. Tabii ki o aptal değil, gerçek olmadığının farkında. Onun bir ayna yansıması olduğunu biliyor ama bu canlı bir duyu deneyimi. Şimdi, dedim ki: "Normal ve hayalet kolunu oynat." Dedi ki: "Hayalet kolumu oynatamıyorum. Biliyorsun, çok acı veriyor." "Normal kolunu oynat" dedim. O da, "Aman tanrım! Hayalet kolum tekrar oynuyor, inanamıyorum! ve ağrım da yok oldu." dedi. Sonra ona "Gözlerini kapat." dedim. Gözlerini kapattı. "Normal elini oynat." "Hiçbirşey, yine kilitlendi" "Tamam, aç gözlerini." "Aman tanrım, aman tanrım, yine kımıldıyor." Şekerci dükkanındaki çocuk gibiydi yani. Yani, bu durum benim 'öğrenilmiş felç' teorimi ve ve görsel girdinin önemini kanıtlıyor, ama bundan ötürü Nobel ödülü almam birisinin hayalet kolunu oynatmasını sağladığım için. (Gülüşmeler) (Alkışlar) Tamamen işe yaramaz bir beceri, düşünsenize. (Gülüşmeler) Sonra anlamaya başladım ki, nörolojideki diğer tür felçler de öğrenilmiş olabilir, inme, fokal distonia (meslek krampı) bunda belki öğrenilmişliğin de bir etkisi olabilir ki, bu durumun üstesinden ayna gibi basit bir alet kullanarak gelebiliriz. Ona dedim ki: "Bak Derek" -- --öncelikle, ağrısını hafifletmek için yanında ayna taşıyarak dolaşamaz tabii ki-- Dedim ki: "Bak Derek, al eve götür ve onunla bir iki hafta alıştırma yap belki belirli bir süre alıştırmadan sonra aynayla işini bitirip, (öğrenilmiş) felci unutabilir, böylece felçli kolunu oynatabilir, ve ağrını iyileştirebilirsin." "Tamam" dedi ve eve götürdü. Dedim ki "Al götür, altı üstü iki dolar, götür evine." Eve götürdü, iki hafta sonra beni aradı ve dedi ki: "Doktor inanmayacaksın!" "Ne?" dedim Dedi ki: "Gitti!" "Ne gitti?" dedim. Ayna kutusu gitmiştir diye düşündüm. (Gülüşmeler) Dedi ki: "Hayır, hayır, hayır hayalet gitti, şu 10 yıldır benle birlikte olan yok oldu!" Dedim ki... Endişelendim, dedim ki, aman tanrım, adamın beden algısını değiştirdim, insani konular ne olacak, etik değerler ne olacak? Dedim ki: "Derek, bu seni rahatsız ediyor mu?" Dedi ki: "Hayır, son üç gündür hayalet bir kolum yok yani, dirsek ağrısı yok, spazm yok, önkol ağrısı yok, tüm bu ağrılar da yok oldu. Ama şöyle bir sorun var, hala hayalet parmaklarım duruyor ve omzumdan sallanıyorlar ve şu senin kutu yetişmiyor." (Gülüşmeler) "Tasarımı değiştirip alnıma koyabilir misin? Böylelikle şu hareketi yapıp hayalet parmaklarımı yok edebilirim." Benim bir tür sihirbaz olduğumu sandı. Şimdi, neden böyle birşey oluyor? Çünkü, beyin büyük bir algı karmaşası yaşıyor. Görsel olarak hayaletin geri geldiği mesajını alıyor. Diğer taraftan, uygun bir karşılık gelmiyor, kas sinyalleri kolun olmadığını söylüyor ama motor komut kol var diyor tüm bu karmaşadan ötürü beyin "kahretsin hayalet kol falan yok" diyor. Bir çeşit inkara gidiyor, sinyalleri yok sayıyor. Tabi kol yok olunca bonus olarak ağrı da yok oluyor çünkü bedenimizden ayrı boşlukta yüzen bir ağrımız olamaz. Bonus bu işte. Bu yöntem Helsinki'deki bir grup tarafından düzinelerce hasta üzerinde denendi. Belki bu, hayalet ağrıyı dindirmede değerli bir yöntem olduğunun kanıtı olabilir. aslında, insanlar bunu felç rehabilitasyonunda denediler. Felç deyince normal olarak siz sinir hasarı sonucu oluşanı düşünürsünüz, yapılacak birşey yok dersiniz ama felçlerde "öğrenilmiş felç" durumunun da etkisi olabiliyor ve bu etki belki de ayna kullanılarak alt edilebilir. Bu, ayrıca tıbbi mahkemelere de taşınarak çok sayıda hastaya da yardımcı oldu. Peki, şimdi konuşmamın üçüncü bölümüne yani diğer bir ilginç olgu olan "sinestezi" olgusuna geçmek istiyorum. 19. yüzyılda Francis Galton tarafından keşfedildi. Charles Darwin'in kuzenlerinden birisiydi. Halk içindeki diğer yönlerden tamamen normal olan bazı insanların şu anlatacağım özelliğe sahip olduğunu fark etti. Sayıları her gördüklerinde sayıları renkli görüyorlar. Beş mavi, yedi sarı, sekiz açık yeşil, dokuz çivit mavisi. Bu insanların diğer yönlerden tamamen normal olduğunu unutmayın. Veya do diyez. Bazen notalar renkleri anımsatır. Do diyez mavidir, fa diyez yeşildir, başka bir nota sarı olabilir. Bu, niçin olur? Buna sinestezi deniyor. Galton buna sinestezi demiştir duyuların karışması. Bizlerde tüm duyular ayrı, onlarda ise duyular karışmıştır. Neden bu oluyor? Bu problemin iki yönünden biri çok ilgi çekicidir. Sinestezi aileden geçer, bu yüzden Galton kalıtsal temelli demiştir, genetik temelli. İkincisi sinestezinin ilgili olduğu -- ve bu, beni anlatmak istediğim şeyle alakalı bu konferansın ana konusuyla alakalı, yaratıcılıkla. Sinestezi sanatçılarda, şairlerde, romancılarda ve toplumdaki diğer yaratıcı insanlarda, genel nüfusa göre 8 kat daha yaygın. Neden bu böyle peki? Bu soruya cevap vereceğim. Daha önce hiç cevaplanmadı. Peki, sinestezi nedir? Buna ne sebep olur? Pek çok teori var. Bir teoriye göre onlar sadece deli. Bu pek bilimsel bir teori değil, bu yüzden unut gitsin. Diğer teori ise onlar eroinman ve esrarkeşler. Aslında bunda doğruluk payı olabilir çünkü bu, burada yani Körfez bölgesinde, San Diego'ya göre daha yaygın. (Gülüşmeler) Peki, üçüncü teori ise hadi kendimize soralım, sinestezide gerçekten olan şey nedir? Böylece biz, renk bölgesi ve sayı bölgesinin beynin fusiform gyrus bölgesinde yan yana olduğunu gördük. Düşündük ki renk ve sayı bölgesi arasında kazara oluşmuş çapraz bağlantılar olabilir. Bu yüzden her rakam gördüğünüzde, karşılık gelen rengi görüyorsunuz ve işte bu sinestezinizin olmasının nedeni. Şimdi hatırlayın -- niye bu oluyor? Neden bazı insanlarda çapraz bağlantılar olsun ki? Hatırlayın demiştim ki aileden gelir. Bu size ipucunu verebilir. Bu ipucu, anormal bir genin olması, çapraz bağlantılara sebep olan şey gendeki bir mutasyon. Anlaşılıyor ki hepimiz doğduğumuzda herşey diğer herşeye bağlıydı. Yani, tüm beyin bölgeleri diğer bölgelere bağlıydı ve bu bağlar karakteristik yetişkin beyninin mimarisini oluşturmak için budandı. Eğer bu budanmaya sebep olan bir gen varsa, ve bu gen mutasyona uğrarsa, yanyana olan beyin bölgeleri arasında eksik budanma olur, eğer bunlar sayı ve renk bölgeleri ise, sayı-renk sinestezisi oluşur. Eğer nota ve renk bölümleri arasındaysa, nota-renk sinestezisi oluşur. Şimdilik herşey yolunda. Şimdi, ya bu gen beynin her yerinde ifade edilirse, herşey çapraz bağlı mı olur? Peki, sanatçıların, şairlerin, romancıların ortak yanları nedir? Mecazi düşünceleri birbirine bağlayabilme becerisi, görünüşte alakasız görünen fikirleri mesela, "O, doğudur ve Juliet Güneştir." Kimse "Juliet Güneştir." demez. Yani o, kızıl bir ateş topu mu? Şizofrenler bunu yapıyor ama bu başka bir hikaye. Normal insanlar, güneş gibi sıcak der, güneş gibi parlak der, güneş gibi can veren der. Bağlantıyı hemen kurdunuz. Şimdi, eğer daha büyük çapraz bağlantıların ve kavramların beynin farklı bölgelerinde olduğunu varsayarsak o zaman sinestezik bireylerde mecazi düşünce ve yaratıcılığa doğru daha büyük bir meyil olcaktır. Bu sebepten, görülme oranı, şairler, sanatçılar ve romancılar arasında sekiz kat daha fazla. Bu çok frenolojik bir sinestezi görüşü.(Frenoloji=kafatası şeklinden karakter analizi) Son gösteri için bir dakika rica etsem? (Alkışlar) Size, aslında hepinizin sinestezik olduğunu ve ama inkar ettiğinizi göstereceğim. İşte bu benim Marslı alfabesi dediğim şey, aynı bizim alfabe gibi, A sesi A harfi, B sesi, B harfi, C sesi, C harfi... farklı sesler için farklı şekiller. İşte Marslı alfabesi. Birisi Kiki, birisi Buba. Hangisi Kiki, hangisi Buba? Kaç kişi bunun(sol) Kiki, bunun(sağ) Buba olduğunu düşünüyor? Ellerinizi kaldırın. Bir iki tane mutant var. (Gülüşmeler) Kaç kişi bunun(sol) Buba, bunun(sağ) Kiki olduğunu düşünüyor? Ellerinizi kaldırın. Yüzde 99'unuz. Şimdi, hiç biriniz Marslı değil, nasıl yaptınız bunu? Çünkü hepiniz çapraz modelle sinestetik soyutlama yapıyorsunuz yani, beyninizin ses bölgesindeki keskin ton değişimi, Ki-ki, (tüysü hücreler etkilendi), Ki-ki köşeli şekildeki görsel keskinliği taklit ediyor. Bu çok önemli çünkü, bize anlattığı şey beynimizin ilkel bir şekilde bağlantı kurduğudur. --saçma bir illüzyonmuş gibi geliyor-- Bu şekli yapan gözdeki ışık demetleri ve ses örüntüsünü oluşturan kulaktaki tüy hücreleridir. Ama beynimiz, bunları ortak paydaya almayı başarabiliyor. Bu, soyutlamanın ilkel bir biçimi ve biz şimdi biliyoruz ki bu, beynin fusiform gyrus denen bölümünde oluyor. Çünkü ne zaman hasar görse, insanlar Buba-Kiki alakasını kurma becerisini yitiriyorlar. Ayrıca mecazi alakaları kurma becerilerini de yitiriyorlar. "Her parıldayanı altın sanma." ne demek diye adama sorunca, Hasta "Birşey sırf metal ve parlak diye altın olmaz, özgül ağırlığını ölçmen lazım." diyor. Yani, mecazi anlamı tamamen kaçırıyorlar. Bu bölge insanlarda alt primatlara göre sekiz kat daha büyüktür. Angular gyrus denen bölgede çok ilginç bir şey oluyor, çünkü o bölge, görme ve dokunma arasındaki geçiş noktasıdır ve insanlarda çok irileşmiştir. (ve orda çok ilginç bir şey oluyor( ve bana göre eşsiz insani becerilerin temeli soyutlama, mecaz ve yaratıcılık gibi. Filozofların bin yıllardır üzerinde düşündüğü tüm bu soruları biz bilim adamları beyin görüntülemesi yaparak, hastaları inceleyerek ve doğru soruları sorarak keşfetmeye başlayabiliriz. Teşekkür ederim. (Alkışlar) (Kusura bakma) (Gülüşmeler)